Evet!.. Ne diyorduk?!..

11 Ağustos 2010

Zamanın öncesinde… Dünyada hiçbir şey yok iken… Daha dünya yok iken… Allah sormuştu:

- Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

Allah’ın güzelliğine hayran bakakalmış olan canlar, canlarımız, hep bir ağızdan ve coşku ile atıldılar:

- Evet!..

Hattap oğlu Ömer öfkesiyle şehri sarsıyordu. Mekkeliler Muhammed’in dinine giriyorlar diyeydi bu öfke. Eline kılıcını aldı, “Muhammed’i öldürmeye gidiyorum!” diyerek sokaklardan pervasızca ilerlemeye başladı. O sırada biri, “Muhammed’den önce kızkardeşin Fatma ile enişteni öldür sen; çünkü onlar da Müslüman oldu!” deyiverdi. Ömer’in öfkesi taştı, kız kardeşinin kapısını tekme ile açıp Fatma’nın yüzüne tokadı yapıştırdı. Çaresiz kadın kanayan yüzüne rağmen elindeki Kur’an ayetlerini mırıldanmayı sürdürdü. O sırada Ömer durdu. Dinledi. Duyduklarıyla ürperdi ve sonra yoluna devam etti. Safa tepesinde Erkam’ın evinin kapısına vardı. Hz. Peygamber’in ashabı bir ona, bir elindeki kılıca baktılar. Yüreklerine korku düştü. Ömer yiğit adamdı, hasmını bir hamlede biçiverirdi. Hamza ondan daha az kahraman değildi; “Açın kapıyı!” dedi. Kapı açıldı. Ömer içeriye girdi. Hamza’nın eli kılıcındaydı. Hz. Peygamber gelenin Ömer olduğunu gördü. Ayağa kalktı. Üzerine doğru yürüdü. Karşısında korkusuzca durdu ve iki eliyle yakasından tutarak sordu:

- Müslüman olmaya mı geldin Ömer?!..

- Evet!.. Evet ya Rasulallah!..

*

Asr-ı saadette fetihler devam ediyor, civardan ganimetler toplanıp Kutlu Elçi’nin huzuruna getiriliyordu. O da ganimetin çoğunu, sırf gönülleri İslam’a ısınsın diye yeni Müslüman olmuş kişilere dağıtıyordu. Bunların çoğu da Mekke’de Hz. Peygamber’e muhalefet edenlerden idi. Bu sırada Ensar’dan bazıları güceniklik gösterdiler; “Rasulullah kendi kavmine kavuştu, bize dönüp bakmaz artık!” dediler. Kutlu Nebi bunu duyunca üzüldü ve Ensar’ı etrafına toplayıp sordu:

- Ey Ensar! Ben sizi dalalet üzere bulup Allah’ın hidayetine erdirmedim mi? (Allah seni şaşırmış halde bulup doğru yolu göstermedi mi? [Duha, 7])

- Evet ya Rasulallah!..

- Sizi fakir ve yoksul bulup Allah’ın lutuf ve keremiyle refaha kavuşturmadım mı? (Ve seni yoksul buldu da zengin kılmadı mı? [Duha, 8])

- Evet ya Rasulallah!..

O halde ey arkadaşlarım; başkaları deve ve koyun alıp gidiyorken sizin beni alıp yurdunuza götürmeniz yetmez mi?

Ensâr ağladılar ve haykırdılar:

- Evet ya Rasulallah!.. Yeter!..

*

İmdi!. Ne efsunkâr bir kelimedir şu “Evet!”. Sanki kâinatın gülümsemesidir o ve bir “Evet!” ile şerler hayra döner, hayat yeniden evrilir. Nasıl ki insanlığın soyut can boyutu bir “Evet!” sayesinde somut madde boyutuyla bütünleşti, yaratılış görünür kılındı, kâinat var edildi?!.. Nasıl ki kul ile Rabbi’nin sözleşmesi bir “Evet!” ile mühürlendi ve zaman, ezelden ebede akmaya başladı.. Nasıl ki “Evet!” Ömer’de bir hidayetin adı oldu; Ensar ile bir dostluğu perçinledi. Şimdi hâlâ insaniyet bir “Evet!”in sırrını taşımakta ve bir “Evet!” ile binlerce güzellikler, lütuflar, iyilikler, özgürlükler, eşitlikler gelecek ülkemizin mazlum evlerine. Adalet, bereket, hürriyet, mürüvvet yeryüzünden silinmedi denilecek!

Madem ki insan bir “Evet!” ile ayrıcalıklı kılındı; diğer varlıklardan üstün oldu…

Not: NT mağazalarının açılışını yaptığı şubelerin hayırlı uğurlu olması temennisiyle…
Hoş geldin Sultanım!

Kadı hazretleri! Bu adama geçen yıl bir mercan tesbih sattım. “Yüz kuruştan ibaret olan ücretini önümüzdeki Ramazan’da ödeyeceğim.” diye taahhütte bulunmuş idi. Ama şimdi sözünde durmuyor.

Kadı davalıya sorar:

- Öyle mi söyledin Efendi?

- Evet, kadı hazretleri. Sözümde de sadıkım. İllâ bu adam ücreti henüz Ramazan gelmeden istiyor.

Davacı itiraz eder:

- Asla kadı efendi! Hilâl görünmüş, binaenaleyh Ramazan gelmiştir?

- İspat edebilir misin?

- Evet! Dışarıda iki tane şahidim vardır. Müsaade olunursa içeri alıp dinleyiniz.

Bu konuşmalar fi tarihinin bir arefe gününde, İslâm şehirlerinin Babı Meşihat denilen makamında, dinî otorite sayılan kişiler (Şeyhülislâm, müftü, imam vb.) ile kadı efendinin huzurunda cereyan eder.

Kadı efendi iki şahidi içeriye aldırır. Bunlar o bölgede hilâli gözleyen pek çok kişiden, hilâli ilk gören ikisidir ve şahitlik ücreti olan hediyeyi almak için soluk soluğa koşup gelmişlerdir. Kadı sorar:

- Siz hilali görmüşsünüz, öyle mi?

- Evet!

Kadı, hilâlin nasıl olduğunu, tam olarak nerede görüldüğünü, inceliğini ve kalınlığını vs. iyice tetkik edecek suallerden sonra huzurda bulunan heyete döner:

- Sizler bu şahitlerin sözlerini inanılır buluyor musunuz?

- Evet!

- O halde Ramazan sabit oldu. Müddeinin iddia eylediği, senin de inkâr etmediğin mercan tesbih ücreti olan yüz kuruşu müddeiye eda eyle!

İstanbul’da her yıl tekrarlanan bu mahkemenin “Evet!”i karar defterine kaydedilir ve şehirde Ramazan başlar ve bu “Evet!”in sonu bayram olur.

Ramazanınız mübarek olsun, Allah bayrama eriştirsin!
 

by, İskender Pala

Sezen mi Zülfü mü?

06 Ağustos 2010

CHP’li biri demiş ki;

—————–

Toplantıda konuşan CHP MYK Üyesi Süheyl Batum, Sezen Aksu’nun demokratik açılım sürecinde CHP’nin olumsuz tavrı üzerine “CHP iki cihanda da lekelidir” sözlerini eleştirdi. Sezen Aksu’nun paketin içeriğini dahi bilmediğini savunan Batum, “Sezen Aksu vardı biz ne bilelim onun ‘Sazan Aksu’ olduğunu o zamanlar.” dedi. Batum’un, “Sazan Aksu: ‘Katılmazsanız iki cihanda lekelisiniz.’ dedi. Biz Sazan Aksu’ya şöyle demedik ama, ‘Biz seni severiz, sen önemli bir sanatçısın. Ama senin ne hakkın var, Esenler’de şu salonda olan çok değerli dostlarımızı, vatandaşlarımızı, çok değerli CHP’lilerimizi, beni, hocayı (Muammer Aydın), sayın Zileli’yi iki cihanda lekeli diye lekelemeye ne hakkın var senin? ‘Sen içeriğini biliyor musun? Utanmıyor musun?’ diye sorduk mu, hayır.” şeklindeki sözleri kahkaha ve alkışlarla karşılandı.

—————–

Lülfü Zivaneli de sevilir kendine göre. Ama Ce-Ha-Pes’li arkadaşların öbür dünyaya ait meselelerden biraz uzak durmaları gerekmez mi? Benim bildiğim layik değil mi kendileri?

Neyse, anyway, Minik Serçe EVET diyorsa, EVET! Sonuna kadar, dibine kadar!!!

Sfenks’in sorusu, Heron’un gözleri…

04 Ağustos 2010

Ahmet Turan Alkan yazmış.

İsteyen okur, isteyen ağlar, isteyen istediğini yapar. Ama bu dünyada…

PS: Yazılar, yazarına aittir. MD

Heron’un gözlerine bak komutan; kerâmet sahipleri gibi cübbenin yenleri içinden garip sûretler gösteriyor bize. İçimize kezzap damlıyor, çocuklarımız ikiye bölünmüş, ölümüne askercilik oynuyorlar, sen bakıyorsun, sadece bakıyorsun, hep bakıyorsun!

Seyrediyor musun sahi, kaçırma bakışlarını; Heron’un gözlerine bak!

Boşver önündeki terfi dosyalarını; Heron’un gözlerine bakamıyorsan kapat gözlerini, kendi içine dön; rûhunun içine bak, kendi derinliğine gömül, vicdanını fiskele… Say ki tâ be kıyâmet terfî ettin, terfî ettirdin, asker kişi dosyalarını masana yığıp “Bunların kaderi ve hayatı benim elimde” diye gururlandırdın. En zengin, en güçlü, en cabbar sen ol. Hükümetler titresin beş yıldızlı apoletlerinin önünde. Karargâhına iliştirilmiş yarı muvazzaf gazeteciler, alnının her kırışığından farklı tehdit mesajları okusunlar; keyiflen şöyle, rahatla ama dalıp gitme sakın…

Uzun yol şoförlerinin ara sıra başına geldiği gibi bakar görmezlerden olma; çimdikle kendini. Bak, yaşta kuruları ıslatmayım derken neler olmuş neler?..

Askerlerini, çocuklarını öldürüyorlar komutan; bana bakma, Heron’un gözlerine bak, göreceksin! Heron alımının ihâleye çıktığı güne lânet okumak neye yarar? Heron’un vicdanı, aklı, kibri, inisiyatifi yok komutan; görmüyor, gösteriyor; hissetmiyor hissettiriyor bu kalpsiz müşir iğnesi!

Biri bizi gözetliyor evi gibi seyrediyoruz demişti vaktiyle birisi -kimdi o sahi!- Meğer doğruymuş be, BBG evi gibi seyretmişsiniz olup biteni yahu. Biz de seyrediyoruz şimdi internet sitelerinde. Sizin gibi derin bir vukuf fakat buzdan bir vicdanla değil ama, tâbir caizse kurbanın bıçağa baktığı gibi bakıyoruz; canımız acıyor, boğazımız düğümleniyor, yutkunamıyoruz bile.

Mutlaka sahte görüntülerdir bunlar değil mi komutan? CIA’nın, MOSSAD’ın, Alman ve İngiliz gizli istihbarat servislerinin belki de Yüzüklerin Efendisi filmindeki alçak büyücü Sauron’un işidir; sizi karalamak, itibarınızı kırıp, o güzelim tabirle asimetrik psikolojik harekât yürütmek için uydurmuşlardır o hokus-pokus video kayıtlarını.

Bakınız, ne güzel izah ettim netekim; bu görüntüler gerçek olamaz; gerçek olsa bizim erkân-ı harbiyemiz bir lâhza yerinde durmaz ki zaten. Cehennemler kudursa, gökler çatlasa, sarsılmayan azmiyle çelik kal’aları eritir, yıldırımlar yaratır, kartallardan kanat ödünç alıp hışım gibi inmez mi pusudaki kuzularımıza yaklaşan alıcı kuşların tepelerine?

Lâfa gelince nasıl gürlüyoruz değil mi komutan; edebiyatın bini bir para bizde…

Evet evet, sahtedir o görüntüler, tarikatçi, cemaatçi, Sorosçu takımı doları basıp yaptırmışlardır o görüntüleri sanal laboratuvarlarda. Zaten Hantepe’de bir karakolumuz hiç olmamıştır, o gece Heron’un gözleri tepelerindeyken aşağıda üçer beşer avlanan çocuklarımız da hiç doğmamışlardır analarından; anaları taş mı doğurmuştur acaba o kuzuların yerine?

Lânetle şunları komutan; yalandır de, psikolojik harekâttır de, dağ başlarındaki dandik karakollara yolladığın çocukların hukukuna da, darbe zanlısı devrelerini koruduğun kadar olsun sahip çık biraz. Gürle be; bunlar iftiradır, kâğıt parçasıdır, borudur de…

Bize yeni bir şey söyle komutan. Bize bu işin içinde başka işler olduğunu söyle; bizi inandır, istersen kandır, hatta, “Siz anlamazsınız, bu işler bildiğiniz gibi değil, her gördüğünüze inanmayın” de, inanmayalım…

Geldin gidiyorsun fakat eyvah, üzerinde ağır kul hakkıyla gidiyorsun. Olmadı, hiç olmadı. İnsan başlı, arslan gövdeli Ebülhevl’in (Sfenks) sualine sen de cevap veremedin. Çekeceğin ceza, Heron’un gözlerine bakmaktır bundan sonra; tâ be kıyâmet!

Ekşi Sözlük ve Fatih Altaylı

04 Ağustos 2010

Ekşi’deki elemanlar Fatih Altaylı olayına feci bozulmuşlar. (Ha, çok da tınn o ayrı mesele.. Entry olsundur hani..)

Nedense aklıma bir kıssa geliverdi. (Lütfen yanlış anlaşılmasın, konuyla hiçbir alakası yoktur!)

Kedi köpek, kemik gibi kelimelerle necip Türk matbuatımızın güzide şahsiyeti Altaylı ya da Ekşi’deki biladerler aynı cümlede bile kullanılamazlar! (Elbette her sanal mekanda ak da vaaar, bok da var. Akları tenzih ederim. Neticede her genelleme berrrbattır! İronidir.. Neysedir.. Anywaydır..)

Kıssa mı?

Mevlana Hazretleri, talebelerinden biriyle yürürken, yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler.
Yanındaki talebesi:
-Güzel bir kardeşlik örneği, der. Keşke insanar da bunlardan ibret alsa.
Mevlana, tebessüm ederek karşılık verir.
-Aralarına bir kemik atıver de, gör kardeşliklerini.

Film biter, olmayan karizma sizi pespaye eder…

Üptük ama niçin üptük; sorun bi yol gaari?

12 Mayıs 2010

Evet, Sayın Ahmet Turan Alkan konuya açıklık getirmiş.
Açıklık mı, gizlilik mi, gizem mi, çisem mi.. ben anlamadım, ama neyse, anyway :)
MD.

Değerli arkadaşlarım; günlerden beri “Neler oluyor?” sorusuna cevap arıyorsunuz; işte ben, fâni, ölümlü, naçiz bir kardeşiniz olarak sizleri aydınlatmak için buradayım.

Dostlar, yaşadığımız basit bir magazin vakası mıdır, yoksa soğuk savaş dönemi sonrası konjonktürünün, uluslararası stratejik güç dengelerine göre yeniden adaptasyon çalışmalarıyla mı karşı karşıyayız? Bu hususu yüksek anlayış ve sezgi gücünüze bırakıyor ve altını önemle çiziyorum; çünkü Karadenizliler gibi bizler de önemli şeylerin altını önemle çizmekten çekinmemeliyiz.

Arkadaşlar, hiçbir şey göründüğü gibi değildir; göründüğü gibi olduğunun anlaşılması için sarfedilen profesyonel çabalar, görünenin, göründüğü gibi olduğundan başka bir şey olduğunu düşünmemizi isteyenlerin bir yanıltmacası olabilir; dikkatli olmak zorundayız. Bugünlerde atılan her adımın, söylenen her sözün gerçek anlamına, gizli bir şifre dekoderi tarafından çözülüp yeniden şifrelenmedikçe erişmek mümkün görünmüyor. Zor zamanlar geçiriyoruz; bu kritik anları tarih ilerde uzun uzun yazacaktır.

Büyük ve gizli bir el kartları bölüyor, karıştırıyor ve yeniden dağıtıyor; bu esnada masada oturanların kim oldukları hem önemli, hem önemli değil; aslında dağıtılan kartların ne olduğu da önemli değil; beş benzemez de olabilir, kare as da; önemli olan gizli elin gerçek niyetini sezgi gücüyle sezmektir. Kim bunlar; önemli değil, önemli olan ne; o da önemli değil!

Evet, konuya gelelim; ben bir şey yaptım ama niçin yaptım, mesele budur dostlar… Bu boyutuyla konumuz, CHP’nin iç meselesi olmaktan çıkıyor; görünürde Türkiye’nin ama aslında Ortadoğu üzerinden Aden Körfezi’ne, oradan deniz yoluyla Pasifik ve Panama Kanalı aracılığı ile Atlantik, derken yeniden Akdeniz’e ve tabii başladığı yere dönen, şaşırtıcı ve arapsaçı bir uluslararası dengeyi işaretliyor. Uyanık olmalıyız.

Değerli arkadaşlarım; bu bir kaset değil, bir CD değil, bunlar önemli de değil; önemli olan başka bir şey ama onu şimdi size söylemek istemiyorum; değil söylemek ve anlatmak, bu sözlerimden bir anlam çıkarmanızı bile tehlikeli buluyorum.

Kısaca şöyle ifade edebilirim arkadaşlarım: Yaşanması gerekiyordu; yaşandı ve bitti ama yaşananlar, yaşanması gerektiği gibi yaşanabilmiş olmaktan çok öte transpolitik ve otokonstrüktif düzlemde idi ve kısaca sizin anlayabileceğiniz şeyler değildi (Ağlama sesleri); burada en tehlikeli konu, bu gibi şeyleri anlayabileceğinizi zannetmenizdir; bundan vazgeçiniz ve gözlerimin içine bakınız: Arkadaşlar, ben bunlara ülkem ve halkım adına katlandım, sizler için bu jesti yapmam gerekiyordu ve hiç çekinmedim. Yine yaparım. Bu can bu tende durdukça ülkesine ve halkına adanmış bir candır, böyle bilinsin; bedelini öderim, lâkin sorarım; ben orada Türkiye’nin gelecek yüzyılını planlamaya çalışan şer odaklarına karşı arslanlar gibi mücadele verirken hükümet hangi aymazlık içinde debelenip durmaktaydı, işte soruyorum ve cevap alamıyorum (Hıçkırıklar).

Değerli arkadaşlarım, ölüler zannedermiş ki diriler hep helva yiyor! Nerede arkadaşlar nerede? Gerekiyorsa çekilir giderim, işte gidiyorum fakat bir sorun bakalım, nereye gidiyorum? Belgesel meraklıları bilirler; arslan, avına atılacağı zaman birkaç adım çekilir, geriler de öyle atlar avının üstüne… Eveet, anladınız siz onu… (Gitme, ne olursun gitme sesleri)

Arkadaşlar, evet, ben bir şey yaptım ama neden yaptım diye sormuyorsunuz; sorun arkadaşlar, işte bağrım açık benim, sorun ama sorsanız da bundan fazlasını söylemem zaten; çünkü siz ülkesiyle ve halkıyla laik Türkiye Cumhuriyeti’nin çimentosunu oluşturan nazik ve anlayışlı bir topluluksunuz. Sormayın arkadaşlar, daha doğrusu ne siz sorun, ne ben söyleyim…

Sözlerimi, ulusal tarihimizden alıntıladığım ünlü bir vecizeyle noktalıyarak evime gidiyorum şimdilik değerli dostlar:

- Üptük, yoktur çaremiz! (feryat ve figanlar)

by, Ahmet Turan alkan

Çağdaş Tapınma gibim bişi.. Göktürk açıklamış..

05 Mart 2010

Çarşaf yırtma ayini

Onları seyrederken tüylerim ürperdi.
Kara çarşafları yırtarken, yırttıkları çarşafların üstünde tepinirken nasıl da kendilerinden geçmişlerdi. 17′nci yüzyıl sonlarında Amerika’da Boston’un Salem kasabasında cadı avına çıkan kadınlara ne çok benziyorlardı…

Önceki gün Mersin’deki o dehşet verici manzarayı seyrederken “tamam bu işte” diye ürperdim, ha hortladı ha hortlayacak denilen irtica sonunda mezarından uğramış, çığlıklar atarak tüyler ürpertici ateş dansına başlamıştı. Öyle ya irtica denen şey fanatikleşmiş kör bir inancın zıvanadan çıkışından başka ne olabilirdi ki! Adı ve kaynağı ne olursa olsun bir batıl itikadın saldırganlaşmasından başka nedir ki irtica?

Biliyor musunuz; Salem’deki o avın başını da kadınlar çekmişti. Kasabanın en fanatikleri onlardı. Hemcinslerini ateşe atarken tıpkı Mersin’deki CHP’li kadınların yaptığı gibi isterik çığlıklar atıyor, kurbanlarının yanışını vecd içinde seyrediyorlardı.

“Kutsal” olanın adı değişmiş. Ama ne önemi var! “Kutsal”ı yaratan fanatizm dimdik ayakta” diye geçirdim içimden.

Epeydir sorduğum bir soru yeniden düştü aklıma:

CHP’nin ne olduğu ortada. Başkanlarının izledikleri çizgi de öyle. Mersin’deki partili kadınların çarşaf yırtma ayininin o çizgiye uygun olmadığı söylenemez. Ama yine de ortada cevaplanması gereken bir soru kalıyor: Neden bu partideki en utanç verici, en bağnaz çıkışları hep bazı kadınlar yapıyor? Canan Arıtman’ın, Nur Serter’in, Necla Arat’ın başörtüsüne yönelik o kin ve nefret dolu çıkışları geliyor aklıma. Erkek partililerin hiçbir zaman gidemeyeceği kadar ileri gidip onları bile “zor durumda” bırakan fanatik çıkışlara neden genellikle kadınlar imza atıyor? Neden böylesine kraldan fazla kralcılar?

Usturuplu konuşmayı ve davranmayı bilememelerinden mi? Siyasetteki tecrübesizliklerinden mi? Ölçü-iz’an bilmemelerinden mi? Kitle çizgisi denen şeyden haberleri olmamasından mı? Siyaseti düşmanlığa dönüştürmeye daha yatkın oluşlarından mı?

Bunları düşünürken bundan tam altmış yıl önce, feminizmin en büyük teorisyenlerinden Simone de Beauvoir’ın yazdıkları geldi aklıma. Beauvoir, Bağımsızlığa Doğru adlı kitabında, kadının politik davranışına yön veren kişilik özeliklerini tahlil ederken şöyle diyordu:

“Erkekler, kendi yarattıkları putlar önünde tam bir inançla diz çökmezler. Kadınlarsa, yaşam yolunda o ulu heykellerden birine rastladılar mı, bunları hangi elin yarattığını düşünmeden uslu uslu yere kapanırlar…

“En tutucu erkek bile belli bir evrimin kaçınılmaz olduğunu bilir, gerek eylemini, gerek düşüncesini buna uydurur; tarihin oluşumuna katılmayan kadın, onun gereklerini anlamaz; gelecekten çekinir, zamanı durdurmak ister. Babasının, erkek kardeşlerinin, kocasının önerdiği putlar yıkıldı mı, onların yerine, göğe yenilerinin nasıl oturtulacağını hiç mi hiç bilemez; bu yüzden de canını dişine takarak onları savunmaya girişir.”

Beauvoir’ın bu gözlemlerini dayandırdığı kadınlar çoktan toprak oldular. Aradan geçen altmış yılda onların kızları ve torunları her alanda çok yol aldı. Hayatı kenardan seyretmeyi bir kenara bırakıp içine daldıkça, onun devingenliğine ayak uydurmayı da karşısına çıkan putları elinin tersiyle itip ilerlemeyi de öğrendi.

Ama tabii, bu evrimden nasiplenemeyenler de var.

Görülüyor ki, CHP’li kadınlar zamanı gerçekten de “durdurabilmişler.”. Babalarının, erkek kardeşlerinin, kocalarının ya da parti başkanlarının yarattığı putların yıkılışını görüyor ama yerine yenilerinin nasıl oturtulacağını da hiç bilemediklerinden canlarını dişlerine takıp putları savunmaya girişiyorlar. O putların önünde, onları yaratan erkek partidaşlarından çok daha büyük bir inançla diz çöküyorlar.

Hazin bir manzara; hazin olduğu kadar da utanç verici…

Çağdaşlık adına yapılan bu toplu tapınma ayini midemi bulandırıyor. Hem çağdaş bir insan hem de bir kadın olarak onlardan utanç duyuyorum.

by, Gülay Göktürk

Karar

16 Kasım 2009

…binaenaleyh sanığın her ne kadar, sözü edilen kişi ve kurumları, bazı kamu kurumlarının eleman, ekipman ve yasal otoritesini kötüye kullanmak suretiyle çökertmek, tâbir-i âmiyâne ile işlerini bitirmek için kanunsuz evrak düzenlediği vesaire gibi incir çekirdeğini doldurmayan birtakım tırışka şeylerle itham edildiği tam olarak sübût bulmamış ve bu ithamların ciddi şeylerden olmaktan ziyade cumhuriyet’in çok güvenilir, çok saygıdeğer, çok prestijli kurumlarına iftira atmak, karalamak maksadıyla tertib edildiği istikametinde mahkememizce çok güçlü ve güvenilir bir kanaat hâsıl bulunmuş olmasına rağmen yüce mahkememiz yine de bulunduğu iddia edilen suç belgesini ve yan delilleri incelemeye almış, mütebahhiresine güvenilir ehlivukuf kişiler mârifetiyle yaptırdığı tahkikat neticesinde sözü edilen belgenin bünyesindeki rutubet miktarını ölçtürerek bahsekonu imzada yeterince ıslatıcı su bileşenine rastlanılmadığı tesbit edilmiş olmakla, mezkur ıslak imzalı belgenin yersen yoğurt içersen ayran kıvamında ve kararında, menşei meşkûk, mes’ulleri gaib, azmettirenleri mübhem, detayları bulanık, muhtevası karanlık bir vesika olduğu istikametinde son derece ciddi bir kanaat kesâfeti hâsıl bulunmuş olduğundan ve icabında her isteyen vatandaşın bir dolmakalem ve yazıcı tedarik edebileceği hususunda bir engel bulunmadığını anlaşıldığından mezkur belgenin otantikliği istikametinde vahim ve şiddetli şüphelerin varlığına kanaat getirmekle ve fakat maznunun imza nümûneleri arasında çelişik örneklere rastlanılması maznunun suiniyetine değil de insanoğlunun muhtelif zaman ve yerlerde değişen hâlet-i rûhiyesine binaen imzâsında muhtelif tebeddülâta rastlanmasının olağanlığına dair kara Avrupası hukukunda geliştirilen içtihadı nazar-ı itibare almak suretiyle maznunun, atılı cürmü işleyip işlemediği meselesinin değil bizzat bizim mahkememiz, dünyanın hiçbir babayiğit mahkeme heyetince isbatının mümkün olamayacağına ekseriyyet-i ârâ ile hükmolunarak meselenin esasına geçilerek sanığın esasen ilk tevkifi esnasında tam tamına 18 saat, 21 dakika 8 saniye, ikinci tevkifi esnasında ise 43 saat, 34 dakika ve 25 saniye mevkuf kalmak suretiyle cem’an 61 saat, 55 dakika ve 33 saniye tutuklu kaldığı, savcının raporundan anlaşıldığı için maznun hakkında her ne kadar deliller pek bir şeye benzemiyorsa da her ihtimâle karşı bir mikdar ceza tesisinde lâzım geldiği eşe dosta karşı izah zımnında lüzumlu göründüğü vechile sanığa, evrak tanziminden değil ama ilk duruşmasında mahkeme huzuruna kravatsız çıkması gözönüne alındığında cem’an 48 saatlik ufacık bir hapis cezası verilmesi münasip görülerek mahkûmun zaten tutukevinde kaldığı sürelerin infazı, yüce ve muazzez heyetimizce hükmolunan ceza ile mahsub edilerek şöyle böyle 13 saat fazla göründüğü için sanığın işbu dakikadan ba’de, sâniye sektirilmeksizin, derhal ve azami saygı gösterilip filarmoni mızıkası ile tahliyesine, ceza zaten infaz edildiği için sanığa atılan suçun ebediyyen, hava, kara, deniz ve jandarma mıntakalarında tamamen yok sayılmasına, takdir edilen cezanın sanığın siciline geçirilmemesine ve buna mukabil fazladan infaz edilen 13 saat için Adalet Bakanlığı bütçesinden, her saniyesine bin yüz milyon Türk Lirası takdir olunmak suretiyle tazminat itâsına ve tazminatın tahliye anına denk getirilmesine ve bu esnada çerden çöpten iddialarla mahkememizi meşgul ettikleri için müddei durumundaki kişi ve kuruluşların alenen te’dip ve ikazına ve bu bâbda maznûnun, kanunda yazılı süre zarfında temyiz hakkının mahfuz bulunduğuna kemâl-i hukuk ve nasfetle karar verildi. t.alkan@zaman.com.tr

A. Turan Alkan hocamızın ilginç bir yazısıdır… M.D. (Benim yorumum yoktur. İlgili yazı, yazanı bağlar… Yazan mı? Vicdanı olanları bağlar…)

Pulların dilinden 27 Mayıs darbesi

24 Mayıs 2009
 

27 Mayıs darbesinden hemen sonra iktidar, pullar üzerinde kendini gösterdi. Siyasî tarihimiz bakımından uğursuz geçen 1960 yılı henüz bitmeden PTT İdaresi, 213 sayılı emisyon kararıyla ve “Türk Tarihi” klasmanı başlığı altında bir pul yayınlamaya karar verdi.

 

En son kaç gün önce, hangi tarihte bir posta pulu gördüğünüzü hatırlıyor musunuz?

Haklısınız, mektuplar gibi posta pulları da günlük hayatımızdan usulca çekilip kayboluveren eski zaman âdetlerinden biriydi. Zarflar şimdi sadece bankaların hesap özetleri veya ticari şirketlerin adrese gönderdiği faturalar için kullanılır oldu; üzerlerinde ise pul yok, sadece pul yerine geçen otomatik bir damga yer alıyor.

Pullar hayatımızdan çıkıp gitti ama tamamen değil; PTT Genel Müdürlüğü hâlâ, meraklısı ve gitgide azalan mektup göndericileri için pul basmaya devam ediyor; genel müdürlük bünyesinde pul koleksiyoncuları (filatelist) için hizmet veren Tanıtım ve Pazarlama Dairesi Başkanlığı bünyesindeki Filateli ve Müze Şubesi Müdürlüğü, pul dediğimiz güzelliği yaşatıyor.

Pul, evet biraz demode gibi dursa da, hayatımızın renkli ve güzel ayrıntılarından biriydi; aynı zamanda devletin hükümranlık alâmetlerinden biri sayılır; para gibi pul basmak da devlet tekelindedir. Öyle olduğu içindir ki devletin ideolojisiyle, tutum ve politikasıyla yakından ilgilidir ve bu bakımdan pul koleksiyonlarını incelemek, devletin ideolojik yörüngesine yakından göz atmakla aynı anlama gelir.

27 Mayıs 1960 Darbesi’nden hemen sonra, o yıllarda müthiş bir kullanım hızına sahip pullar, “devr-i sâbık’a (eski düzene) aittir” diye hemen kaldırılıp atılmadı ama yeni düzen iktidarını pullar üzerinde göstermekte gecikmedi. Siyasi tarihimiz bakımından uğursuz geçen 1960 yılı henüz bitmeden PTT İdaresi, 213 sayılı emisyon kararıyla ve “Türk Tarihi” klasmanı başlığı altında bir pul yayınlamaya karar verdi.

Bu pulun adı, PTT kayıtlarında şöyle geçiyor: “Düşük iktidar partisi mensuplarının yargılanmaları (Yassıada duruşmaları): Yargılama sürecinin daha başladığı esnada bir devlet kuruluşunun iktidar partisi mensuplarını “düşük” diye nitelemesi çok dikkat çekicidir.

Aynı yıl PTT İdaresi, bir seri daha yayınladı; 216 sıra sayılı bu pul dizisinin adı “27 Mayıs İnkılâbı” idi. İhtilâli yapanlar, bu harekete inkılâp adını verdiklerine göre PTT’ye fazlaca yapacak bir şey almıyordu; böylece “Asker ve Gençlik” adlı kompozisyon, Atatürk’lü kompozisyon ve heykelli kompozisyon adlarıyla yeni pullar basılarak postanelere dağıtıldı. Bu pullar, 27 Mayıs Darbesi’nin ne kadar “milli” bir kalkışma hareketi olduğunun, Atatürk’ün manevi önderliğinde gerçekleştirildiğinin, düşük iktidarın hürriyeti zincirlemeye çalıştığı için milletin asker evlatları tarafından alaşağı edildiği görüşünü halka kabul ettirmeye çalışan küçük propaganda afişleri gibiydi.

“İnkılâb”ın ilk yıldönümünde PTT, bir dizi 27 Mayıs pulu daha çıkardı; bu pullar içinde en ilginç olanı, ünlü Ergenekon efsanesini canlandıran o meşhur temsili tablonun basıldığı puldu ve 27 Mayıs darbesiyle Türklerin Ergenekon’dan âdeta ikinci kere yeniden çıktığını imâ ediyordu. Aynı serinin öteki pulu, pelerinli bir Atatürk silüetinin, Türk gençliğini 27 Mayıs istikametine doğru yönelttiğini ve desteklediğini gösteren temsili bir çizimdi; öteki ve son pul ise 27 Mayıs’ı bir güneş şeklinde sembolize ediyor. Türk bayrağının altında profilden büstü görünen üç genç çehrenin ortasındaki miğferli figür ise o günlerin “Ordu-gençlik elele” sloganına atıfta bulunmakta.

Yeri geldiğinde posta pullarının bile bir siyasi tarih malzemesi teşkil ettiği dönemlerin, hükümeti beğenmediği için seçimleri beklemek yerine cuntacılarla ve darbecilerle işbirliği arayışına girerek anasayal düzeni zorla devirmeye kalkışan sözde hürriyetçiler devrinin artık kapanmış olmasını temenni ediyoruz.

Bundan böyle pullar sadece sanat için olsun!

Not: Bu yazının hazırlanmasında PTT Genel Müdürlüğü, Tanıtım ve Pazarlama Dairesi, Filateli ve Müze Şubesi’nin belge ve bilgilerinden yararlandım. Teşekkür ediyorum.

***

 

27 Mayıs’ı hatırlayalım ve hiç unutmayalım; çünkü…

Bu yıl, 27 Mayıs Darbesi’nin üzerinden geçen 49′uncu sene. Yarım asır önce olup-bitenleri yaşamış olanların sayısı giderek azalıyor.

27 Mayıs günleri, 1981 yılına kadar resmi tatildi; adı ise “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” idi. Siyasi hürriyetlerin ve Anayasa’nın hoyratça çiğnendiği böyle bir günü, hürriyet ve anayasa bayramı ilân etmek için birilerinin ne kadar derin bir hayal gücü kullandığını ancak tahmin edebiliyoruz.

27 Mayıs 1960 günü ne oldu?

Türkiye’de bütün darbeler cuma gününe rast getirilir; günün mübârekliğine inanıldığı için değil, ertesi günü hafta sonu olduğu, bankalar, resmi daireler kapandığı için.

27 Mayıs 1960 Cuma günü Türkiye’de, Silahlı Kuvvetler içinde kendini vatanı kurtarmakla görevli sayan bir grup subay Anayasa düzenini ortadan kaldırdılar; TBMM’yi kapattılar, Hükümet üyelerini ve milletvekillerini tutukladılar.

Aralarında üsteğmenden tuğgenerale kadar muhtelif rütbede subayların bulunduğu Milli Birlik Komitesi, o gün itibarıyla kaç kişi olduklarını bilmiyordu çünkü bu hareket ordu adına yapılmış gibi gösterilse de, ordu içinde küçük bir grup tarafından gerçekleştirilmişti. Darbeci Komite üyeleri, aynı gün, ordunun Genelkurmay başkanını ve beğenmedikleri generalleri de tutukladılar ve ağır hakaretlerle Ankara’daki Harbiye binasına götürdüler.

Darbeciler, Türkiye’de Anayasal düzeni sona erdirmenin, Meclis’i kapatıp hükümeti düşürmenin nasıl ağır bir suç olduğunu tahmin ettikleri için ilk iş olarak üniversitede görevli hukukçu bilim adamlarını alelacele İstanbul’dan Ankara’ya uçakla getirterek bu hukukçuların elinden “yaptığınız iş doğrudur; aferin, az bile yapmışsınız!” belgesi aldılar. Hemen ardından aynı heyete yazdırdıkları 12 Haziran 1960 tarihli ve (dikkat!) 1 numaralı kanunla darbeye “anayasal bir rejim” görüntüsü verdiler.

1 numaralı kanun, o günden beri Türk hukuk tarihinin yüz karası bir metni olarak hatırlanmaktadır.

1 numaralı kanun, geçici anayasa olarak kabul edildi. Bu kanuna göre “Türk Ordusu, Türk Milleti adına harekete geçerek, milleti temsil özelliğini kaybetmiş olan Meclis’i dağıtarak iktidarı geçici olarak Milli Birlik Komitesi’ne emanet etmiş”ti. Böylece MBK, kendine Meclis’in görevini layık görüyor, yasama ve yürütme erkini tek başına üstleniyordu. Bu garip hukuk skandalı, bizim hukuk tarihimizde “27 Mayıs Rejimi” diye formüle edilmiştir.

İşin garip tarafı, Yargıtay, 1962 yılında aldığı bir kararla, 27 Mayıs Rejimi’nin “anayasal” niteliğini onaylamıştı.

Darbecilerin ortadan kaldırdığı anayasa, Mustafa Kemal Paşa ve Meclisi tarafından yapılan 1924 Anayasası idi; darbeciler, zorla ortadan kaldırdıkları bu anayasayı çiğnediği gerekçesiyle devrin meşru hükümetini ve parlamentoyu yıkarak, tam bir siyasi mizah örneği ortaya koymuşlardı.

Darbeciler Meclis’i kapatıp DP milletvekillerini tutuklarken, CHP’ye dokunmadılar. CHP, ordu içinde küçük ve disiplinsiz bir subaylar grubu tarafından yapılan bu darbeyi benimsedi, sahiplendi ve kendine sunduğu avantajları kabullendi. Böylece darbe, sadece DP’ye yönelen bir intikam ve tasfiye hareketi olarak tarihteki yerini aldı.

27 Mayıs, bugün için ne anlam ifade ediyor?

27 Mayıs Darbesi, milli iradeye, anayasal düzene, hukuk devletine ve milletin meclisine güvenmeyerek ideolojik gerekçelerle iktidarı zorla ele geçirmek isteyen bütün toplulukların benimsediği ve savunduğu bir hareket olmuştur. 27 Mayıs, kendinden sonraki bütün askeri darbelere meşrûluk sağlamıştır; ordunun siyasete müdahalesi, 27 Mayıs tarihinden sonra sanki tabii ve sıradan bir şeymiş gibi kabullenilmiştir.

27 Mayıs, seçim kazanamadıkları için iktidarı zor ve hileyle ele geçirmek isteyen kötü niyetli topluluklara ilham vermiştir; halkın yarısından çoğunu “düşman” nazarıyla ötelediği için ayrımcı bir hareket olarak nitelenmektedir.

***

 

Bu pul, darbeden sonra yayınlanan ilk pullar arasındadır ve PTT arşivlerinde “Düşük iktidar partisi mensuplarının yargılanmaları (Yassıada duruşmaları)” diye isimlendirilmişti.

***

 

Darbenin 1. yılı hatırasına çıkarılan bu pulda, 27 Mayıs’ın tarihi bir destanla özdeşleştirilerek kutsanması gayretine şahit oluyoruz; böylece darbecilerin, aynı Ergenekon’dan çıkan Türk budunları gibi Türk milletini sıkıntıdan selâmete çıkardığı imâ edilmekteydi. Bu pulun Türkçü mesajı da ayrıca dikkat çekicidir.

***

 

Zincir ve zincirleri şahlanarak kıran at sembolleri, darbeyi destekleyen grafik sanatçılarının görüntü dilini anlamamıza yardım ediyor; böyle mübarek ve uğurlu bir hayvan, herhalde kötü bir fikri ve grubu temsil edemezdi!

***

 

Bu kompozisyonda ordu, esarete uğramış gençliği ve Türk milletini, onun zincirlerini kırarak kurtarmakta ve acılarını dindirmekteydi.

***

 

Darbe günlerinde çok moda olan bu marş, Plevne Marşı’ndan adapte edilmişti ve 27 Mayıs’a karşı çıkan hükümet yanlısı güçlerin, masum Türk gençliğini acımadan öldürdüğü, hatta kıyma makinelerinde çektiği iddiasını sahici gibi göstermek için sıkça tekrarlanıyordu. Darbe sonrası yapılan tahkikatte, DP iktidarı döneminde hiçbir gencin fail-i meçhul cinayete kurban gitmediği itiraf edilmiştir.

***

 

27 Mayıs Darbesi Atatürkçü bir hareket değildi ama darbe başarıya ulaştıktan sonra hareketin “Atatürk istikametinde ve izinde” yapıldığına dair güçlü bir kanaat yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Yukardaki pul, Atatürk’ü, darbecilerin yaptığı şeyi onaylıyormuş gibi bir çerçeve içinde gösteriyor.

***

 

Gözleri bağlı Adalet tanrıçasını canlandıran bu çalışma, Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nın itibar ve adaletine güvenilmesi gerektiğini imâ ediyordu; oysaki mahkemenin yargıcı, sanıklara bir duruşma esnasında, “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyerek, yargılamanın sağlığı hakkında esaslı bir “ihsâs-ı rey”de (Hâkimlerin, duruşma süreci sonuçlanmadan dava hakkında kanaat belirtmesi) bulunmuştu.

***

 

27 Mayıs darbesi bu kompozisyonda güneş sembolünün aydınlatıcı, hayat verici, olumlayıcı izlenimleriyle aynileştiriliyor; alt plandaki üçlü genç silüetinde ise ordunun, gençlikle birlikte hareket ederek “meşru” bir iş yaptığı ileri sürülüyor; oysaki darbeyi yapan ordu değil bir grup disiplinsiz cuntacı subaydı. Gençliğin “inkılap” esnasında sık sık övülmesi, harekete geniş cephe kazandırma arzusunu yansıtıyor.

AHMET TURAN ALKAN
24 Mayıs 2009, Pazar

Neden bir günde 2 entry?

11 Nisan 2009

Biliyorum meraktasınız..

Nasıl olur da 1 günde 2 yazı yayınlanır burda, değil mi? Kısa bir hesapla, 2 ayda bir çiziktirdiğim yazılar için her gün ortalama (min ya da max değil, ortalama hani..) 1.000.000 kitle insanım ziyaret etse bu siteyi, normalde 6 saniyede selam verip, “bugün yine bir yazı yok, her zamanki gibi..” diyip çıkarlar, işlerine, güçlerine bakarlar.

Ya bugün? 2 yazı var, 1′er dakkadan, 2 dakka eder, o da size 2.000.000 dakka demek. Müthiş bir zaman kaybı!

Pekiyi bunun sebebi nedir? Türkticaret.Net’ten aldığım bu alan adımın süresinin dolmuş olması, Rabbimin sevdiği kulu olup, kaybettiğim internet eşşeğimi yeniden bulmuş olmam.

Selamlar kitleme, yeniden selamlar kitleme, tüm dünyaya..

Mehmet D.

Neden 1 Haftada?

11 Nisan 2009

Merak ederim,

Neden tüm alışveriş sitelerinde bir elektronik cihaza yorum yapan insanlar, zımbırtının tüm takozluklarına 1 haftada alışıldığını iddia ederler?

Alıp eve koysam, kullanmasam 1 hafta, yine alışacak mıyım? Ayakkabı da 1 haftadan sonra sıkmaz di mi?

Sıkmak dedim de, eski başbakanlardan Y. Akbulut, (Takdir ederim, 1. Körfez Krizi vardı, zor yıllardı, ama yine de enflasyou %47′de tutabilmişti. O zamanlar için başarıydı. Hiç bişi yapmasa da y….k olmadığı için birileri gibi takdir ederiz, o başka mesele..) Vakko’dan bir kravat alır. Alır, fakat 1 hafta sonra (yine 1 hafta dikkat edin..) geri götürüp iade etmek ister. “Efendim, neden iade etmek istiyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap enfestir. “Çok Sıkıyor!”

Neymiş, bir hafta sıkan, hep sıkabilirmiş..

Mehmet D.